Nereye Doğru Yolculuk?
Yazarlar // 19 Eylül 2018 Çarşamba 00:04

İsmail BAŞARAN

“Geçilmez” denilen Çanakkale’nin nasıl geçildiğini anlatan uzunca bir hikâye anlatacağım bugün.

Yıl, 1915 yılında başlıyor, Çanakkale'de kan gövdeyi götürüyor. "Geçerim" diye saldıran emperyalistlerin insan kaybı, 200 bini aşmış... "Geç de görelim" diyen dedelerimizin kaybı ise, 250 binin üstünde...

Mermiler havada çarpışıyor. Cesetler toplanamayacak kadar çok... Bu inanılmaz kıyıma rağmen, İngiliz Hükümeti durumdan memnun. Çünkü gerçeği bilmiyor.

Çanakkale'deki İngiliz cephe komutanı, "Vaziyet gayet iyi... Bugün yarın geçeriz" raporları gönderiyor devamlı... O sırada genç bir gazeteci var orada. Avustralyalı. Melbourne Age Gazetesi'nin muhabiri. Görüyor ki, durum kel... Hadise, hiç de İngiliz komutanın anlattığı gibi değil. Türkler kafaya koymuş... Kuru ekmek yiyor, bulursa üzüm hoşafı içiyor, şakır şakır ölüyor... Ama geçirmiyor Çanakkale’yi.

Avustralyalı olduğu için özellikle dikkatini çeken bir konu daha var.

İngiliz komutanlar, karargâhta klasik müzik eşliğinde viski yudumlarken, Anzaklar patır patır gidiyor. En son iki tabur Anzak gönderiyorlar bir bölgeye... Türklerin, iki taburu yok etmesi iki saat bile sürmüyor. Üstelik müthiş bir sansür var. Yazdığı haberler, İngiliz yetkililer tarafından engelleniyor. Bakıyor ki, olacak gibi değil...

Sarılıyor kaleme, tüm gerçekleri tek tek anlattığı, 8 bin kelimeden oluşan, "Gelibolu Mektubu"nu yazıyor. Özeti şu:

"Çanakkale geçilemez... Hemen çekilin."

Ve bu mektubu, sansürden kurtulmak için Avustralya Başbakanı'na "elden" ulaştırıyor. Avustralya Başbakanı mektubu okuyor, gözlerine inanamıyor ve acilen, yine "elden", İngiltere Başbakanı'na ulaştırıyor.

İngiltere Başbakanı mektubu okuyor, Savaş Kabinesi'ni topluyor, orada bir daha yüksek sesle okuyor...

Gizlice araştırılıyor. Mektup doğru. Hatta az bile yazılmış. Cephedeki İngiliz komutanın, kendi poposunu kurtarmak için palavra attığı anlaşılıyor. Ve karar veriliyor. Komutan görevden alınıyor. Emperyalistler, Çanakkale'den çekiliyor.

Yazdığı mektupla savaşın sona ermesini sağlayan genç gazeteci, Avustralya'da "kahraman" gibi karşılanıyor. "Sir" unvanı veriliyor. E tabii kapılar açılıyor...

Savaşa "muhabir" olarak giden gazeteci, savaştan sonra "gazete sahibi" oluyor.

Yıl, 1952.

Çanakkale'de savaşın kaderini değiştiren "gazeteci" vefat ediyor. Bir tane oğlu var... O zamanlar, 21 yaşında. Babasının gazetesinin başına geçiyor. Çalışıyor, çalışıyor, çalışıyor. Avustralya'ya sığmıyor... ABD'ye, Avrupa'ya el atıyor.

Dünya medya imparatoru oluyor.

75 televizyon kanalı...

175 gazetesi var.

TV kanallarıyla 600 milyon izleyiciye, gazeteleriyle 11 milyon okuyucuya hitap ediyor.

Yıl, 2006... Çanakkale'nin "dövüşerek" geçilemeyeceğini ilk anlayan " gazetecinin"  Çanakkale'nin nasıl geçileceğini gösterdi Tüm Dünya’ya.

Ancak bunu bir tek görmedi veya görmek istemedi, belki de içerdeki yandaşlar bunun görülmesini istemedi...

Bastı parayı, TGRT'yi aldı.

İsmi, Rupert Murdoch…

Bu hikâyeden alınacak çok ders var…

Bunlardan birisini şöyle bir irdeleyelim isterseniz.

Irak’ın Kuzeyinde ve Suriye’de gariplikler olmaya devam ediyor. Türkiye’nin müttefiki (!) ABD güdümünde orada bir Kürt devleti kuruluyor. Artık bunu böyle isimlendirmek gerekiyor. Yani Türk insanını aldatmaya yönelik açıklamalara gerek yok.

Türkiye ve Amerika Ordularından birer General PKK terörünün çözüme kavuşması için seçiliyor. Sorun barışçıl yollardan çözüme kavuşacakmış. Generaller konuşup sorunu barışçıl yönden çözüme kavuşturacakmış. Sorunun silahla çözüme kavuşturulamayacağını iddia edenlerden birisi de orada Kürt devletinin başkanıymış.

Sorun anlaşılarak çözüme “iki taraf” olunca kavuşturulabilir, doğrudur.

Sorarım şimdi size:

Türkiye Cumhuriyeti PKK’yı ne zaman “taraf” kabul etti acaba?

O bölgede Türkiye Cumhuriyeti’nin 50 bine yakın evladı şehit oldu. O topraklar için hem de. Şimdi kalkmış birileri Yok Türkiye’de başkanlık gelince sorun çözülecekmiş, Başkanlık gelince hayat ucuzlayacak Türk insanının refahı sağlanacakmış. Hep mışlarla avutulmuyoruz.

Masada karşınıza alacağınız “taraf” olmayacak mı? “Kardeşlik” safsatalarıyla kim kimi kandırıyor acaba?

Lozan’a imza koymayarak milli sınırlarımızı tanımadığını ilan eden ABD’nin yeni bir oyunu olan bu durum için Türkiye’de birileri satın alınıp çalıştırılıyor mu bilmiyorum, hatta bilmek de istemiyorum.

O işi bilmek devletin görevi. Bulup da milletin önüne atmak da Devlet’in görevi.

Türkiye’de kâğıt üretilemiyor, kitap basımı zorlaştı. Gazeteler ve TV’ler grupların eline geçti.

Gazetelerin büyük çoğunluğu artık başlıkları bile aynı atıyor. TV’lerde hep iktidar konuşurken muhalefetin söyledikleri es geçiliyor.

Çanakkale Savaşı sırasında Avustralyalı bir gazetecinin gerçekleri görüp halkına anlatması durumuna ne zaman geleceğiz?

Veya savaşlarla Çanakkale’yi geçemeyenler, değişik yollarla Çanakkale’yi geçmeye başladıkları gibi sona erdirince mi anlaşılacak gerçekler?

Türk halkı işte o zaman “Atı alanın Üsküdar’a geçtiğini” de Çanakkale’nin geçildiğini de görecek.

En önemlisi karamsarlığa düşmeyip umutları yitirmemektir sanırım.

 

GÜNÜN SÖZÜ

Televizyonla ilgili çarpıcı olan şey, bir kaç milyon insanın aynı anda, aynı espriye gülüp, kendilerini yalnız hissetmeleridir. T. S. Eliot