Erken Seçim Mi Geliyor?
Yazarlar // 23 Şubat 2022 Çarşamba 13:46

İsmail BAŞARAN

 

Asgari ücret, memur maaşı ve emekli taban aylığından sonra milyonlarca emekliyi ilgilendiren ikramiye haberi geldi. Alınan bilgilere göre, Ramazan ve Kurban Bayramı’nda emeklilere verilen ikramiyenin 1100 liradan 4 bin liraya çıkarılacağı öngörülüyor. Öngören bir teki için mi bu rakam yoksa iki bayram için mi bunu açıklamamış.

Ne verilirse bize yarayacak diye düşünmememiz gerekir. Çünkü bu rakam, yapılan zamların karşısında devede kulak kalıyor. “Hiç almamaktan iyidir” demeyin sakın çünkü iktidar böyle bir parayı bizden aldıklarından verecek, verirse tabi. Sevindirici olan bazı gerçeklerin iktidar tarafından da görülmüş olmasıdır.

Çünkü artık Türkiye’de seçim sathına girilmiş durumdadır. İktidar sürenin tamamını kullanmakta kararlı olsa da muhalefet seçim için gerçekten bastırıyor. Bu bastırmanın altında muhalefetin kendine güveni yatıyor. İktidar da muhalefetin bu güvenini kırmak için seçimden kaçmanın yerine seçimi istemekten yana görünmek ancak zamanında yapmaktan başka şansı yok.

Çünkü geçen her gün, ekonominin daha da bozulmasına, hayat pahalılığının daha da artmasına yol açacağını bunun da muhalefetin işine yarayacağını biliyorlar.

Türkiye, her geçen gün daha yoksullaşıyor, özellikle maaşlılar bu yoksulluğu daha çok hissediyorlar. Çünkü İktidar tarafından yapılan maaş artışları yeterli olmuyor. Maaşlar artınca, elektrik, su, doğalgaz gibi kalemlere de zam geliyor.

İktidar Karadeniz’de doğalgaz bulduğumuzu açıklamıştı ya bir zamanlar o doğalgazı bir türlü çıkaramadık, bu nedenle de yurt dışına bağımlı kalıyoruz. Doğalgaza da sürekli zam gelince yeterince ısınamıyoruz, insanlar olarak dengemiz bozulduğu gibi sanayide de üretim durma noktasına geliyor.

Kısacası iktidar sürekli bizleri kandırıyor, avutuyor, söylediklerinin büyük bölümü gerçekleşiyor. Yoksullaşıyoruz, üretemiyoruz, sadece tüketiyoruz. Yoksulluğun arttığı toplumlarda suç oranları da yükselir, özellikle hırsızlık olayları artar. Türkiye’de son yıllarda artan hırsızlık olanlarının altında da yoksulluğun yattığı unutulmamalıdır. Yoksulluğun artmasının nedeni de ülke yönetiminin ehil ellere bırakılmaması olabilir mi acaba?

Ümit Yaşar Oğuzcan yıllar öncesinden bu günleri görmüş gibi yazmış. “Öyle bir açmaza düştü ki Vatan, uyku belli değil, düş belli değil, çöktü üstümüze bir kara duman, ışık belli değil loş belli değil” demiş. Dünden bugünü ve yarını görebilmek akıl ister, zekâ ister, öngörü ister, bilgi ister. Ancak bizi yönetenler ne hikmetse 20 yılı aşkın süredir işbaşında, bunu bir türlü görmüyorlar. Ya da görüyor da görmemek işlerine mi geliyor?

 

SADECE NETİCE Mİ YAZILMALI?

Mahkeme salonunda, seksenlerindeki yaşlı çiftin durumu içler acısıydı. Adam inatçı bakışlarla suskun, Ninenin ağlamaktan iyice çukurlaşmış gözleri ve keskin çizgileriyle bıkkın bakışları süzüyordu etrafını...  Ve Hakimin tokmak sesiyle sustu uğultu ve tok sesiyle, sözü yaşlı kadına verdi, hakim: "Anlat teyze neden boşanmak istiyorsun...?"

Yaşlı kadın derin bir nefes çektikten sonra başörtüsüyle ağzını aralayıp, kısılmış sesiyle konuşmaya başladı: "Bu herif yetti gayri, 50 yıldır bezdirdi hayattan..." Sonra uzunca bir sessizlik hâkim oldu mahkeme salonunda...  Sessizlik bu tür haberleri her gün manşet yapan gazetecilerden birinin flaşıyla bozuldu, kim bilir nasıl bir manşet atacaklardı, yaşanmış 50 yılın ardından... Çok sayıda gazeteci izliyordu davayı, kadın neler diyecekti. Herkes onu dinliyordu. Yaşlı kadının gözleri doldu...  Ve devam etti:

"Bizim bir sedef çiçeği vardı, çok sevdiğim... O bilmez... 50 yıl önceydi... O çiçeği bana verdiği çiçeklerin arasından kopardığım bir yaprağı tohumlamıştım, öyle büyüttüm.. Yavrumuz olmadı, onları yavrum bildim... Bir süre sonra çiçek kurumaya başladı. O zaman adak adadım... Her gece güneş açmadan önce bir tas suyla sulayacağım onu diye... İyi gelirmiş dedilerdi. 50 yıl oldu, bu herif bir gece kalkıp bir kere de bu çiçeği ben sulayayım demedi... Ta ki geçen geceye kadar... O gece takatim kesilmiş.. Uyuyakalmışım... Ben böyle bir adamla 50 yıl geçirdim... Hayatımı, umudumu her şeyimi verdim... Ondan hiç bir şey göremedim.. Bir kerecik olsun, benim bildiğim görevlerden birisini yapmasını bekledim. Onsuz daha iyiyim, yemin ederim."

Hâkim, yaşlı adama dönerek; "Diyeceğin bir şey var mı baba" dedi. Yaşlı adam bastonla zor yürüdüğü kürsüye, o ana kadar suçlanmış olmanın utangaçlığını hissettiren yüz ifadesiyle hâkime yöneldi;

"Askerliğimi, reisicumhur köşkünde bahçıvan olarak yaptım, o bahçenin görkemli görünümüyle büyümesi için emeklerimi verdim... Fadime'mi de orada tanıdım... Sedefleri de... Ona en güzel çiçeklerden buketler verdim... O çiçeklerle doludur bahçesi... Kokusuna taptığım perişan eder yüreğimi... İlk evlendiğimiz günlerin birinde boyun ağrısından onu hekime götürdüm... Hekim çok uzun süre uyanmadan yatarsa boynundaki kireç sertleşir, kötüleşir dedi… Her gece uykusunu bölüp, uyansın, gezinsin dedi... Hekimi pek dinlemedi, bizim hatun... Lafım geçmedi... O günlerde tesadüf bu çiçek kurudu... Ben ona gece sularsan geçer dedim… Adak dilettim... Her gece onu uyandırdım. Ve onu seyrettim... O sevdiğim kadının yavrusu bildiği çiçekleri sularken seyrettim... Her gece o çiçek ben oldum... Sanki... Ona bu yüzden tapabilirdim..." dedi adam o yaştaki bir adamdan beklenmeyecek ifadelerle...

"Her gece O yattıktan sonra uyandım... Saksıdaki suyu boşalttım... Sedef gece sulanmayı sevmez, hakim bey.. Geçen gece de... Yaşlılık.. Ben de uyanamadım.. Uyandıramadım... Çiçek susuz kalırdı amma, kadınımın boynu yine azabilirdi... Suçlandım.. Sesimi çıkartamadım..."

O an Mahkeme salonunda her şey sustu...

Ertesi sabah gazeteler "Sedef susuz kaldı" diye yine yalnızca neticeyi haber yaptılar...

Ah bu gazeteler ve gazeteciler…

Samsun’da da öyle değil mi sanki?

Yaşanmışlıklar, çekilenler yazılıp çiziliyor mu?

Sadece netice anlatılmıyor mu sizlere?

GÜNÜN SÖZÜ

Her şeyi ezbere bilmek, bilmek demek değildir. (Montaigne)