Moskova'daki Pencereden Görünen
Yazarlar // 08 Nisan 2015 Çarşamba 00:00

Rüştü BOZKURT

Dünya casusluk tarihinde Cambridge Beşlisi’nin özel bir yeri var: Guy Burgess, Donald Maclean, Antony F. Blunt,John Cairncross ve Kim Philby. 
Özellikle iş istihbaratının değişen dünya koşullarında ne olması gerektiğine bir yanıt bulabilmek için erişebildiğim kitapları karıştırırken, Kim Philby’ nin Sessiz Savaş ve Pillip Knightley’ ın yazdığı Asrın Casusu kitaplarına yeniden baktım. 
Ünlü casus Philby’nin kuşkusuz KGB’nin çizdiği sınırlar içinde dışa vurabildiği, bilgilerini paylaştığı kitabının önsözünde bir cümle önemli: “Yine de çalışma odamın penceresinden Moskova’ya baktığımda, geleceğin, Cambridge’de bir an baktığım, sağlam kurumlarını görebiliyorum.” 
Bir toplumu yönetenler, kendi pencerelerinden baktıklarında, yüz yüze birincil ilişkilerin, yani topluluk ilişkilerinin düğünde, dernekte, çarşıda, pazarda, toyda, törende, oyunda, sokakta, kahvede, tarlada, tapanda insanların birbirlerini gözle ve sözle denetlediği sınırlı ama tanımlı ilişkilerin aşılıp aşılmadığını görebilmeli. 
Yetmez, anonim ikincil ilişkilerle toplum düzenini sağlayan kurumların, gözetim ve denetim işlevlerinin, rasyonel otorite olarak zihinlerde meşrulaştırmasının toplumun derinliklerine ne kadar sinebildiğini sorgulamalıdır. 
Daha önemlisi, gelenek ve göreneğin gözetim ve denetiminden uzaklaşmış, kentsel yaşantının araçları olan kurumlarının da kontrolünü sağlayamamış kasaba değerlerinin, beklentilerinin ve davranışlarının ne kadar geçerli olabildiğini de gözlemeli, tanımlayabilmelidirler ki tasarlanmış bir uygarlığa doğru ilerleyebilsin. Bilgi toplumu, Ağ Toplumu ya da Sıfır Marjinal Maliyet Toplumu kavramlarının hangisini benimsersek benimseyelim, kurumların işlevleriyle ilgili netleşmiş bir ortak aklı geliştirememiş toplumların kalkınma ve gelişme yarışını kazanmaları olanaksız gibi. 
Kuşkunuz varsa 
Eğer, hukuk devletinin, yasa önünde herkesin eşit olduğu ilkesinin geçerli olduğundan tek bir yurttaşın bile kuşkusu varsa, 
Eğer, yasalar yürürlükte olduğu sürece eleştiri hakkımız vardır; uymama hakkımız yoktur ilkesi bütün yurttaşlar tarafından içselleştirilmemişse,
Eğer, bir ülkenin hakimleri bilgi ve ayrıntı uzmanlığı bakımından yeterli, gelirleri açısından sorunsuz, atama ve yer değiştirmede bağımsız değilse ve bütün yurttaşların zihninde, “Bu ülkede hakimler var” güveni perçinlenmemişse, 
Eğer, bir ülkede yurttaşların açtığı davalar, hakimlerin uzmanlık ve bağımsızlıklarının güvencesi yerine, bilirkişi uygulamasının insafına kalmışsa, 
Eğer, bir ülkenin en tepedeki siyasi yöneticisinden, en küçük işletmenin sahip yöneticisine kendi çevresindeki astlarını mayın eşeği durumuna düşürüyor; kerameti kendi buluyor, suç başkalarında arama kolaycılığını aşamıyorsa, 
Eğer insanlar değerlendirilirken, kim oldukları, memleketleri, aidiyetleri öne çıkıyor; yetenekleri, yaptıkları arka planda kalıyor; negatif seleksiyon işletiliyorsa, 
Eğer, insanlar inançlarını öne çıkarıyor; inanç özgürlüğünü kendince tanımlıyor; düşünce özgürlüğünün önüne inanç özgürlüklerini koyarak tartışma alanını daraltıyorsa, 
Eğer, Gunter Grass’ın dediği gibi, “Haksızlıklar gözler önündeyken bile farklı kılıklara bürünüyor” da sistem insanların haksızlıkları anlamasına engel oluyorsa, 
Eğer, sıradan bir yurttaşın sorduğu soru, ilgililerden gerçek yanıtını alamıyor, sessiz kalma kurnazlığı öne çıkıyorsa, 
Eğer ilkelere, kurallara ve yasalara dayanan, güçlere göre değişmeyen, kendi işlevini bağımsız olarak yapabilen kurumlar yaşamımızı düzenlemiyor; yurttaşlar kendilerini güvende hissetmiyorsa, orada ikincil anonim ilişkiler gelişmemiştir; ilke ve kuralların geçerliliği yoktur. 
Kötülük ve kutsal şallar 
Gunter Grass’ın sözüne açıklık kazandırmak için bir anımı paylaşacağım: İkinci Dünya Savaşı’nın bitişinin 50'nci yıl dönümünde Moskova’ya gittim. Ali İhsan Akiskalıoğlu ve Ergun Atabay, şirketlerinde çalışan Türkolog Armen’i bana rehberlik etmek için görevlendirdiler. 
Armen profesyonel rehber, iyi Türkçe bilen bir insan olmanın yanında, felsefesi olan, hayata çok değişik açılardan bakabilen biriydi. Moskova kuşatmasında Napolyon’un karargah çadırını kurduğu küçük tepenin çevresinde anıtları gezmeye başladık. Savaşa katılanların inanç sembolu olan kilise, cami, havra gibi kutsal yerler yanında, büyük müzede savaşta kullanılan araç-gereçler sergileniyordu. Önde, savaşla ilgili heykeller, kabartmalar, desenlerden oluşan bir anıtlar bütünü, su gösterisi vardı. Anıtın önünde Kurtarıcı Girogi’yi at üstünde 7 başlı canavara saldırırken tasvir eden bir heykel. Giorgi canavarın başlarını koparmış, yenisine saldırıyor. Canavarın üstüde bir örtü, örtünün üstünde bütün dinlerin sembolleri var: Japon güneşinden ‘haç’a, ‘hilal’den, Musevi sembollerine, diğer dinlere kadar. 
Armen heykeli ve çevresini yorumlamamı istedi. Aklıma gelen her şeyi söyledim, hepsine “Olmadı” diyordu. Sonunda, “Armen, çatlatma beni, bu anıt ne anlatıyor?” dedim. İşaret parmağını sallayarak, “Rüştü Bey, Rüştü Bey, bu anıt, kötülük asla çıplak gelmez, üstüne mutlaka kutsal bir şal örter diyor” dedi. 
Günlük yaşamımızda önemli rolleri olan ve yönetici konumunda bulunanlar, ister başarılı olsun, isterse başarısız; yaptıkları her işi kendi zihinlerinde meşrulaştırır. Zihinde meşrulaştırılmayan çok az iş sürdürülebilir. Bilgiye dayalı, içten olanlarından etkileniriz. Samimi olmayan, art niyete dayalı olanları da sezer; söylenenden kuşkulanırız. 
Kapsayıcı kurumlar inşa etmeliyiz... 
Nereden bakarsak bakalım; hangi pencereden gözlersek gözleyelim, kalkınmanın temelinde sağlıklı, işleyen ve kapsayıcı kurumlar önemlidir. Kapsayıcı kurumların olmadığı yerde, bireyin de toplumun da kaynakları israf edilir. Kapsayıcı kurumlar yoksa, toplumun geleceği ilkesiz, kuralsız, gözetim ve denetimsiz, sömürücü kuruluş ve kurumların elinde kalır. 
Kapsayıcı kurumların olmadığı yerde, kötülüklerin üzerlerine kutsal şallar örterek sürekli kılık değiştirmelerine sıklıkla rastlanır. 
Moskova’daki pencereden görüneni, önümüzdeki seçim pencerelerinden görebilmeliyiz. Öncelikle “kapsayıcı kurumlar yaratmanın koşullarını” tartışmalıyız. Kapsayıcı kurumların hepimizin yaşamını derinden etkileyen işlevlerini içselleştirerek; bir toplumsal sorun olarak benimsersek geliştirici adımlar atabiliriz. 
İyi yetişmiş bir casusun yarım yüzyıl öncesinde Moskova’daki pencereden yakaladığı gerçeği yakalamamışsak, geleceği nasıl inşa edeceğiz? Bu soruyu hepimiz kendimize yöneltmeli, üzerimize düşeni yapmalıyız.