Kentsel Dönüşümde Yıkım Sorunu
Yazarlar // 15 Ekim 2022 Cumartesi 12:56

Ragıp GÖKER

Nazım Hikmet'in Kuvay-ı Milliye Destanı'nda, ''Dörtnala gelip Uzak Asya'dan, Akdeniz'e bir kısrak başı gibi uzanan bu memleket bizim'' dediği ve ipek bir halıya benzettiği güzelim Anadolu toprakları, Afrika kıtasının milyonlarca yıl önce kuzeye doğru hareketi sonucunda oluşan onlarca fay hattının tam üzerinde duruyor.
Hareketli faylar nedeniyle deprem kuşağındayız yani ve bununla yaşamak zorundayız.
Marmara depremi bu gerçeği bize hatırlatan en acı örneklerden biri oldu.
Marmara depreminden sonra Düzce'de, İzmir'de, Malatya ve Elazığ'da da depremler meydana geldi ama en çok da Marmara denizi altındaki faylardan birinin kırılmasıyla oluşacak bir depremin İstanbul'da milyonlarca insanın ölümüne neden olmasından korkuluyor.
En kalabalık şehrimiz İstanbul.
Yakın çevresindeki şehirlerde de yoğun bir nüfus var.
Sanayi tesislerimiz de büyük ölçüde bu bölgede konuşlanmış durumda.
Onbinlerce bina yıkılma tehlikesiyle karşı karşıya yani.
Allah korusun, 7 ve üzerindeki şiddetle bir depremin oluşması durumunda yıkılabilecek on binlerce bina enkazı altında yüzbinlerce insanımızı kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya kalabiliriz.
Binalarımızı depreme dayanıklı olarak inşa etmeliyiz, ya da depreme dayanıklı hale getirmeliyiz.
Bu da çok para demek.
Deprem kuşağındayız ve onlarca fayın üzerinde yaşıyoruz ama bu güne kadar bu gerçeği görmezden geldik.
Marmara depremi bu gerçeği bize hatırlattı ama yumurta da kapıya dayandı maalesef.
Deprem vergisi bile çıkardık.
Ama o vergiyle topladığımız paraları depreme dayanıklı ev yapmak için kullanmadık.
Deprem vergisini, özel tüketim vergisine dönüştürdük daha sonra.
Arabamı alacağız, bir araba da devletimize alıyoruz.
Arabamıza benzin, mazot alırken de bir litre bir litre parasını da devlete vergi olarak ödüyoruz.
Devletimize verdiğimiz her kuruş anamızın ak sütü kadar helaldir bizim için.
Evlerini depreme dayanıklı hale dönüştüreceğimiz vatandaşa da, ''Bir kısmını, hatta daha fazlasını sen ödeyeceksin'' diyoruz.
İşte buna itirazım var.
Elde yok, avuçta yok çünkü.
30-40 yıl önce bir ev sahibi olmuş, şimdi aynı eve sahip olmaya kalksa, üç ömürlük yaşamı olsa bile o evin bir benzerini satın alacak parayı biriktirecek durumdan uzaklaşmışız olabildiğince.
Bu duruma gelmiş vatandaşa ''Evini depreme dayanıklı hale getireceğiz ama parasını sen ödeyeceksin'' diyoruz.
Olmuyor tabi.
Ödeyemiyor vatandaş.
Al sana sıkıntı.
Oysa Anayasamızın, değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez 4 maddesinden biri olan 2. maddesi ''Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devletidir.'' diyor.
''Sosyal devlet'' ilkesinden kasıt, ''Evini depreme dayanıklı hale getirmek için yıkıp yeniden yapacağız ama parasının büyük bölümünü sen ödeyeceksin'' demek anlamına gelmez sanırım.
Kapitalist düzen, sosyal devlet ilkesini kabul etmiyor maalesef.
Ki;
Tam olmasa da yaklaşık 70 yıldır kapitalist düzeni yaşıyor gibiyiz.
Dün yine İstanbul'un Güngören ilçesindeki Tozkoparan'da kentsel dönüşüm nedeniyle yıkım görüntüleri veriliyordu haber bültenlerinde.
Görüntülerde tomalar yolu kesmiş,  polis ekiplerince binaların çevresinde kuş uçurtulmuyordu.
Zemheri ayazları henüz başlamasa da soğuk havaları iyiden iyiye hissetmeye başladığımız bu günlerde polis soruyla evlerinden atılıyordu insanlar.
''Sizin için'' denilerek hem de.
''Her şeyi devlet yapsın'' diyenlerden değilim ama o dramı izlerken içim acıdı.
''Başka bir yolu olmalı'' dedim kendi kendime.
Kentsel dönüşüm iyi bir şey elbette.
Daha güvenli konutlarda yaşayabilmemiz için yapılıyor biliyorum ama bütün yükü devletin karşılamasını beklemediğim gibi fedakarlığın büyük bölümünü de vatandaşların üstlenmesi istenmesin.
Budur dediğim sadece.
Dün İstanbul’da yaşanan görüntü yarın, İlkadım'daki Kökçüoğlu'nda, Selahiye'de ve Hastanebaşı’nda yaşanacak muhtemelen.
Ki;
Oralarda da kentsel dönüşüm olmazsa olmaz bir durumdur.