Şimdi Trabzonlu Olmak Varmış
Yazarlar // 12 Ocak 2022 Çarşamba 12:24

Ragıp GÖKER

Şanar Yurdatapan'ın, 12 Eylül'ün getirdiği sürgün yıllarında gurbetteki memleket hasretini dile getirmek amacıyla kaleme aldığı ''Şimdi İstanbul'da olmak vardı anasını satayım'' dizlerinin şarkıya dönüştürülmüş halini Melike Demirağ'ın o güzel sesinden dinlemiş İnsanlarız.

Samsun Büyükşehir Belediyesinde birden fazla maaş alanların olduğunu ve genellikle de Trabzon orijinliler arasından seçildiklerini işittikçe  ''Yayılmışız dünyanın dört bir yanına / Kimisi ta Kopenhag'da, kimisi Paris / Bedenimiz orda burda dolanır amma / Çok hem de çok uzak yerde kalbimiz'' diye başlayan.

Ve daha sonra ''Bir allı turna olsam, karlı dağları aşsam / Varsam bizim ellere, kendi göğümde uçsam / Şimdi İstanbul'da olmak vardı anasını satayım '' şeklinde devam eden dizelerin şarkıya dönüştüğü parçayı terennüm eder oldum.

Memleket sevgisini önemserim.

Bu nedenle Şanar Yurdatapan'ın cuntacılar tarafından haksız yere zindana atılmaktan korktuğu için yurdunu terk ederek, yıllarca yaşadığı gurbet ellerdeki memleket sevgisi ve o sevgiden doğan hasretin dizelere dökülmüş halini çok iyi anlıyorum.

Ve fakat.

Ülke içinde şehir ayrımına neden olacak ve hatta bu konuda algı uyandıracak biçimde memleketçilik yapılmasını hiç bir zaman doğru bulmadım.

1924 mübadelesiyle Yunanistan'ın Sarışaban'ından bindirildikleri Gülcemal vapuruyla Samsun'a göç ettirilmiş bir ailenin ferdi olduğumu bu köşede defalarca dile getirmiş biriyim.

''Evlad-ı Fatihan'' olarak anılan bir mübadil torunu olmama rağmen, bu özelliğin bana Ordulu, Trabzonlu veya Karslı bir komşum karşısında üstünlük sağlamadığını bilirim.

Bu köşedeki yazılarımı takip edenler Samsunlu, dahası Samsuncu olmakla da övündüğümü de bileceklerdir.

Tıpkı benim gibi düşünen ve inanan Trabzonlu, Ordulu veya Karslı komşularım gibi.

Ben böyle düşünüyorken Samsun Büyükşehir Belediyesinde yönetici pozisyonlarına atanan kişilerde Trabzon orijinli olması gibi bir özellik mi aranıyor diye de düşünmekten kendimi alamıyorum.

Tesadüf tür belki bilemiyorum ama şu sıralar, çoğu yöneticinin 'ballı maaş' diyebileceğimiz türden birden fazla maaş almalarını sağlamak amacıyla belediye şirketlerine yönetim kurulu üyesi olarak atandıklarını işitiyorum.

Bu haberleri okudukça da Dünya gazetesinde çalıştığım yıllardaki bir anımı hatırlıyorum.

1993 yılıydı sanırım.

Karadeniz Ekonomik İşbirliği (KEİB)in merkezinin hangi ilde kurulacağına dair bir tartışma yapılıyordu.

Dünya'daki köşemde ben ''Merkez Samsun'da kurulmalı'' diye yazarken, gazetenin Trabzon Temsilcisi arkadaşım Selahattin Gurbetli ise merkezin Trabzon'da kurulması gerektiğini savunan yazılar kaleme alıyordu.

''Sezar'ın hakkı Sezar'a'' başlığıyla kaleme aldığım bir yazıda ''Samsun'da yaşayanların büyük bölümü Doğu Karadeniz illerinden ve de özellikle Trabzon'dan göç edenlerden oluşuyor, Trabzon'da aradıklarını bulmuş olsalar, Samsun'a ne diye gelsinler ki'' şeklinde ifadeler kullanmıştım.

Rahmetli patronumuz Nezih Demirkent meğer yazılarımızı okurmuş, Yurt Haberler Servisinin Şefi Rahmetli Talat Polat'a ''Selahattin, Ragıp'a cevap yazacaktır, yayınlamadan önce bana getirin'' demiş.

Rahmetli, tepeden tırnağa gazeteciydi ve bu nedenle yazılarımızı engellemek gibi bir düşüncesi olamazdı. Bunun için önce Selahattin'i, sonra da beni arayarak ''Şehirlerinizin hakkını korumak iyi elbette ama bunu yaparken iki şehir halkını bir birine düşmen edecek ifadeler kullanmamaya özen gösterin'' diyerek bize öğüt vermişti.

Işıklarda uyumasını dilediğim Nezih Demirkent, İstanbullu bir gazeteciydi ama Anadolu’yu karış karış gezmiş bir Anadolu sevdalısıydı. Trabzon ve Samsun halkı arasında anlam veremediğimiz bir çekişme var biliyorsunuz

Rahmetli patronumuz da bunu biliyordu ve bizim bu tartışmanın parçalarından biri olmamızı istememişti.

Çok haklıydı.

Patronumuzun öğüdüne uyarak bu konuda bir daha ne ben, ne de Selahattin tek satır yazmamıştık.

Nezih Bey, gerek mesleğimizin mottosu olmuş ''Kalemini kır ama asla satma'' şeklinde sözlerin sahibi Sedat Simavi'nin gazetesi Hürriyet'i yönetirken ve gerekse sahibi olduğu Dünya'yı yayınlarken sadece haber düşünmüştü.

''Gazeteci para için yazmamalı ama yazdıklarından para kazanmalı'' şeklindeki idealin de savunucularından biriydi.

''Gazeteci namerde muhtaç olmamalı ama hak ettiğinden fazlasına da el uzatmamalı'' şeklindeki bir düşünceye inanıyorlardı çünkü.

Hayat pahalılığının dar ve sabit gelirlileri silindir gibi ezdiğine dair haberler manşetlerden inmezken 'ballı maaşları' görmezden gelenlerin olması bir tarafa, 'ballı maaş' alanlar arasında gazetecilerin de olduğunu işitmek acı veriyor insana.