O Mahur Beste Hiç Çalmasaydı Keşke
Yazarlar // 6 Mayıs 2026 Çarşamba 22:10

Ragıp GÖKER

Bugün günlerden 6 Mayıs.

6 Mayıs, coğrafyamızda bin yıllardır kışın bitip sıcak yaz günlerinin başladığı, doğanın uyanışı ve bereketin sembolü Hızır ile denizlerin hâkimi İlyas peygamberlerin yeryüzünde buluştuğu gün olarak kabul edilen mevsimlik bayram gibi kutlanırdı.

Dilekler tutulurdu bugüne özel.

Bizim gibi sahil kenarlarında yaşayanlar, gün ışımadan henüz deniz kenarlarına iner, kuma dileklerini yazarlardı.

Ev isteyen, ev...

Araba isteyen, araba...

Evlilik çağına gelen genç kızlar ve delikanlılar ise kuma yüzük çizerlerdi...

UNESCO listesinde de yer alan bu özel günde; sağlık, bolluk ve huzur dilemek için ateşten atlama, gül ağacına dilek asma gibi çeşitli ritüellerin gerçekleştirildiği Hıdırellez, coğrafyamızın bayram havasında kutlanan özel günlerinden biriydi yani.

Ve fakat...

Ülkemizin başına bir dönem bela olmuş faşist cuntalar, 54 yıl önce Hıdırellez’i bize haram kıldılar.

6 Mayıs 1972, kara bir bulut gibi çökmüştü ülkemin üstüne.

Üç Fidan” olarak anılan Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan; gelecekten umut bekleyenlerin dileklerini Hızır ve İlyas peygamberlere duyurmak adına doğanın kucağına koştukları 6 Mayıs 1972’nin kuşluk vaktinde darağacına gönderilmişlerdi.

Attilâ İlhan’ın ruhundan doğup kaleminin kâğıda döktüğü mısralarındaki o mahur beste, işte o gün çalınmaya başladı ülkemde.

Hiç çalınmasaydı keşke.

Üç Fidan için verilen hüküm, bir mahkeme kararıydı elbette.

Tıpkı 61 yıl önce Yassıada’da kurdurulan ve adına “mahkeme” denen olgunun “hüküm” olarak açıkladığı kararlar gibi yani.

Ülkenin başbakanını ve üç bakanı için darağacı kurduk.

“Üç bizden, üç de sizden olsun” anlayışıyla Yüce Meclis’te onaylanan hükümle Üç Fidan’ı da ipe gönderdik.

Gönderdik de ne oldu?

Kırılan kalemle yazılan kararlar, halkın vicdanında kabul gördü mü peki?

O ve önceki kararlar, halkın vicdanında hâlâ kanayan birer yaradır.

Öyle de kalacaktır.

Bir insanın yaşamı boyunca ihtiyaç duyacağı en önemli şey, yaşam hakkıdır.

Yaşam hakkı kadar önemli olan diğer olgu da adalettir.

Para pul, iş aş yokluklarında bir insana sıkıntı yaşatırlar elbette.

Ve fakat...

Para pul, iş aş eninde sonunda bulunabilir.

Bir çingenenin kıllı kollarıyla boynumuza dolanacak ipin ucunda verilen can geri gelmez hiçbir vakit.

Adil olmayan kararlara verilen hükümler de bir insanın yaşamını çekilmez hâle dönüştürür.

Günümüzde kimseden Hz. Ömer adaleti ve Nûşirevân(1) hassasiyeti bekleyemem elbette; bu çağda yargı kararlarının hâlâ tartışılıyor olmasını da anlayamam.

Yargı kararlarının tartışılıyor olması günümüze özgü bir durum değil elbette. Türk dilinin en büyük şairlerinden Nazım Hikmet, Sabahattin Ali gibi değerlerimiz yıllarca zindanlarda ömür tükettiler.

Nazım Hikmet, Ahmet Kaya; terk etmek zorunda kaldıkları vatanlarının hasretiyle gurbette göçüp gittiler bu dünyadan.

Sabahattin Ali de zindan korkusuyla kendisini sürgün etmek isterken göçüp gitti sonsuzluğa.

Geçmişte yaşanan çoğu yargı kararlarında siyasetin etkisi vardı, hiç kuşkusuz.

“Nazım’a ve Sabahattin Ali gibi aydınlarımıza yaşattığımız zulüm son bulmuştur” demeyi çok isterdim elbette ama kimi yargı kararları ve hatta kimi davalar için hala siyasetin etkisinden söz ediliyor olması nasıl kabul edilir, onu da anlayamıyorum.

O mahur beste çalmaya devam ediyor hala ve biz, her 6 Mayıs’ta, ne kadar adaletli bir ülke olabildiğimizi sorgulamak zorunda kalıyoruz maalesef.

(1) Nûşirevân (I. Hüsrev), MS 531-579 yılları arasında hüküm süren, adaletiyle efsaneleşmiş Sasani hükümdarıdır. “Ölümsüz ruh” anlamına gelen lakabıyla ve “Nûşirevân-ı Âdil” olarak anılır. Devlet yönetimindeki reformları, imar faaliyetleri ve halka karşı merhametli tutumuyla tanınır; İslam kültüründe de adaletin simgesi kabul edilir.