Bir Yıl Sonra 2. İmralı Mektubu
Yazarlar // 28 Şubat 2026 Cumartesi 12:21

Ragıp GÖKER

Adına “çözüm süreci” denilen süreçte, İYİ Parti dışında oluşan Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu son toplantısını geçtiğimiz günlerde yapmıştı. Sürecin nasıl işleyeceğine dair beklentiler, İmralı’dan gelecek mektuba göre şekillenecekti.

Beklenen mektup dün Ankara’da okundu.

Mektubu kamuoyuna duyurmadan önce DEM Parti Eş Genel Başkanı Tülay Hatimoğulları, sürece ilişkin değerlendirmelerde bulundu. Hatimoğulları, İmralı’nın çağrısı üzerine örgütün kendini feshettiğini hatırlatarak, bundan sonraki aşamanın devletin ve iktidarın tutumuna bağlı olduğunu söyledi.

DEM cephesinden beklenen açıklama buydu.

Sürecin siyasi aktörleri arasında Cumhurbaşkanı ve AK Parti Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan ile MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli bulunuyor. Diğer tarafta DEM Parti var. Ancak herkesin bildiği gibi sürecin asıl belirleyici ismi İmralı’daki Abdullah Öcalan’dır.

Dün Pervin Buldan tarafından okunan mektupta yer alan “Cumhuriyetle zihnimizde barıştık” ifadesi, gerçekten yeni bir dönemin kapısını mı aralıyor, yoksa taktik bir söylem mi?

Bunu zaman gösterecek.

Mektupta dikkat çeken kavramlar var:
“Demokratik entegrasyon.”
“Demokratik siyaset.”
“Negatif isyan dönemini pozitif bir iradeyle aşmak.”
“Demokratik siyaset için müzakere gücü.”

Bu ifadeler rastgele seçilmiş cümleler değildir. Her biri geleceğe dair bir çerçeve ve beklenti barındırıyor.

Kırk yılı aşan bir terör döneminden sonra “hadi barışalım” demek kolaydır. Ama gerçek barışı tesis etmek, güveni yeniden inşa etmek, acıları onarmak kolay değildir.

Bu ülkede on binlerce insan hayatını kaybetti. Devlet, hazinesinden büyük kaynakları terörle mücadeleye ayırdı. Aileler evlatlarını toprağa verdi.

Elbette Türkiye’nin mücadelesi o örneklerden farklı dinamiklere sahip. Ama çözümün imkânsız olduğunu düşünmek de doğru değil.

Bugün hâlâ barışın mümkün olduğuna inanıyorum.

Ancak kaygılarım da var.

Çünkü süreç ilerleyecekse, mutlaka yasal düzenlemeler gerekecek.

Peki bu düzenlemeler neleri kapsayacak?

“Demokratik entegrasyon” denilen çerçeve tam olarak ne anlama geliyor? Söz edilen “statü” nedir? Kim için, hangi sınırlar içinde?

Ve en önemlisi:

Örgütün feshi çağrısı yapılırken, “Ben önemli değilim, önemli olan barış” algısı yaratılmak istense bile, ‘İmralı’ın kendi geleceğine dair hiçbir beklenti içinde olmadığını düşünmek gerçekçi olur mu?

İşte asıl soru burada düğümleniyor.

Barış mümkündür.
Ama barış, sadece silahların susması değildir.
Barış; adalet, toplumsal mutabakat ve şeffaflıkla mümkündür.

Sürecin kaderini de bu üç unsur belirleyecek.

Bir tarafta silah bıraktığını söylese de eli kanlı bir terör örgütü ve o örgütü yaratmış eli kanlı biri var. Bir tarafta da halkının refahına kullanacağı hazinesinden önemli bir kaynağı terörle mücadeleye harcamış bir devlet. Ve en önemlisi de on binlerce vatan evladının akan kanı ve onların yürekleri yanık ana babaları var.

Terörün bitmesini kim istemez?

Ben de sürecin başında bu köşede şunu yazmıştım:
İngiltere, IRA ile; İspanya, ETA ile barıştı. İngiltere İngiltereliğinden, İspanya İspanyalığından ne kaybetti?

Ve fakat.
Buna rağmen terörle mücadelemizin adı geçen ülkelerin terörle mücadelesinden farklı özellikler taşıdığına inanmakla birlikte çözümün de mümkün olduğunu düşünüyordum.

Hala o inançtayım.

Kaygılarım yok mu?

Var elbette.

Sürecin ilerlemesi için yasal düzenlemeler gerekecek ama yasal düzenlemeler neleri kapsayacak?

Mesela İmralı, örgütün feshini isterken, ‘’ben önemli değilim, önemli olan barış’’ diyerek, kendi geleceğine dair bir beklenti içinde olmayacağını düşünemiyorum açıkçası.