Tarihimizdeki Malazgirt ve Büyük Taarruz
Yazarlar // 27 Ağustos 2020 Perşembe 17:51

Ragıp GÖKER

Alparslan, 26 Ağustos 1071’de Malazgirt Meydan Muharebesinde, Bizans İmparatoru Romen Diyojen’i yenerek, Anadolu’yu bizim için vatan yapan o zaferi kazanmasaydı,tarihimizde, 26 Ağustos 1922 sabahı Büyük taarruzla başlayarak, 30 Ağustos’da zaferle sonuçlanan Kurtuluş Savaşı gibi bir kahramanlık destanı da yaşanmazdı elbette.

26 Ağustos, tarihimize altın harflerle yazacağımız bir gündür.

Tarihimizde iki önemli olayın yaşandığı 26 Ağustos’ta bize zaferler kazandıran  o iki komutan Alparslan da bizimdir.

Gazi Mustafa Kemal Atatürk de.

Ve dahi.

Ertuğrul Gazi de bizimdir.

Osman Bey de.

Fatih Sultan Mehmet’le nasıl gurur duyuyorsak.

Osmanlı tahtında oturduğu sıralarda, sınırlarımızı 14 milyon 893 bin kilometrekareye ulaştıran Kanuni Sultan Süleyman’la da gurur duyarız.

Sevr gibi bir utanç belgesini imzalayan Vahdettin için aynı duyguları besleyemiyoruz ama.

Bunun için 26 Ağustos 1071 ve 26 Ağustos 1922’de yaşanan iki büyük olayı bir birinden ayırma çabaları var ki, bunun neden yapıldığını anlamakta zorlanıyorum.

Yazının girişinde de belirttiğim üzere, Alpaslan’ın 26 Ağustos 1071’deki zaferinin sonucunda bu toprakları kendimize vatan yapmasaydık, Sevr’i de imzalamaz zorunda kalmazdık.

Nazım Hikmet’e Kuvayi Milliye Destanı’nı yazdıran, 26 Ağustos 1922 sabahı Gazi Mustafa Kemal’in “Ordular, ilk hedefiniz Akdeniz’dir” emriyle başlayacak büyük taaruzun da başlamayacağını hepimiz biliyoruz aslında.

Viyana kapılarına defalarca gittik.

Viyana’yı alamadık belki ama Belgrad’ı Türk şehri yaptık.

Buda ve Peşte bizim olduğu gibi Selanik’te bizim şehrimizdi bir zamanlar.

Kosova Meydan muharebesinin sonucunda kazandığımız o büyük zaferi kutluyor muyuz.

Mekke’nin Fethi’nin, Peygamber tarafından fethedilmesi dışında bizim için başka bir önemi var mı.

Oysa Mekke ve Medine.

Ve dahi Yemen de bir zamanlar bizim topraklarımızdı.

Kanuni, Akdeniz’i Türk gölü yapmıştı.

Cezayir, Tunus ve dahi Fas Osmanlı eyaletleriydi.

Kavalalı Mehmet Ali Paşa, bugün kavgalı olduğumuz Mısır’da Vali idi.

Bütün bunlarla övünüyoruz elbette.

Tarihimize altın harflerle yazılmış fetihlerle kazandık oraları da.

İstanbul’un Fethini coşkuyla kutluyoruz.

Sonsuza değin de kutlayacağı elbette.

Ve fakat.

Belgrad’ın fethini kutlamıyoruz.

Bugün bizim olmayan Cezayir’in Fas’ın ve Selanik’i bizim topraklarımız yapan şanlı fetihleri kutlamıyoruz.

Neden.

Çünkü bizim değil artık hiç biri.

Bunun için kutlamıyoruz.

15 Mayıs 1919’ da İzmir, Yunan askerlerinin çizmeleriyle kirletilmeye başlayınca, bir gün sonra, İstanbul’dan hareket ederek Karadeniz’e açılan Bandırma Vapuru, 19 Mayıs 1919’ da Mustafa Kemal ve 19 arkadaşını Samsun’a çıkardı ve o gün kurtuluş mücadelesinin meşalesi yakıldı.

Çünkü, sadece İzmir’deki Yunan çizmesi değildi Anadolu taraklarını kirleten düşman çizmeleri.

Antalya ve çevresinde İtalyanlar, Maraş ve Antep’te Fransılar, Doğu da Ruslar ve dahi Payitahtımız İstanbul’da İngilizler vardı.

“Milleti, yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır” diye not düşülen Amasya Tamimini yayınladı Paşa.

Ki;

Bağımsızlık ilanının manifestosuydu Amasya Tamimi.

Bunu “Vatan bir bütündür, bölünemez” denilen Erzurum kongresi ve. “Ya istiklal, ya ölüm” nidalarının inlettiği Sivas Kongresinin ardından Ankara’da toplanan Büyük Millet Mecilisi tarafından Başkomutanlık rütbesi verilen Gazi Mustafa Kemal’in komutasındaki ordumuzun 26 Ağustos 1922’de büyük taarruzla başlayan ve  30 Ağustos’taki zaferle taçlandırdığımız efsanevi Kurtuluş Savaşını kazanmasaydık.

Malazgirt Zafer’inin de bizim için bir anlamı olmazdı artık.