Çatalçam Sahili Yok Olurken
Yazarlar // 22 Şubat 2021 Pazartesi 08:59

Ragıp GÖKER

Rahmetli Muzaffer Önder, sahil yolunun denizin doldurularak yapılma biçimini ''deniz kendisinden alınanı, gün gelir geri ister'' diyerek eleştiriyordu.

Rahmetli böyle dedi demesine de, sahil yolu fena mı oldu.

Hayır.

Ve fakat.

Planlanması sırasında bir hata yapıldığı da gerçek.

Bu hatanın bedelini de 2013 yılında meydana gelen sel felaketinde 13 canı sel suyuna kurban vererek ödedik.

Yağmur suyunu denize ulaştıracak dere yataklarının önünü kapatmıştık çünkü.

Sahil yolunun planlanma biçimini öngörüsüzlük olarak değerlendiremem elbette.

Olsa olsa acele davranılmasının sonucu olarak ortaya çıkan hatanın bedeliydi o can kayıpları.

Ama Çatalçam'dan başlayarak Atakum sahillerinin yok olmasına neden olan durum ise, tam anlamıyla bir öngörüsüzlüğün dışa vurmuş halidir.

Dereköy'deki balıkçı barınağının yapımına kim karar vermiş ve kimler tarafından planlanmışsa o kişilere, ''bir şehir nasıl felakete sürüklenir'' ödülü vermek lazım.

Barınağın planlanmasında görev yapan ve bürokratlardan oluşan teknik ekip, bugün sahilimizde ortaya çıkan durumun oluşmasını hiç mi tahmin edemediler.

Aldıkları eğitimin sonucunda, o bölgede inşa edilecek bir barınak için yapay bir liman oluşturulması nedeniyle, Samsun sahillerinin yok olacağına dair bir bilgiyi almış olmalılar.

Tamam, emir kuluydu hepsi.

Mimar ve mühendis olsalar da her biri aynı zamanda bir bürokrattı.

Ve yine biliyoruz ki, bürokratlar siyasetin emrindedir.

Siyasetçi '’yap'' diye buyurur..

Bürokrat istemese de o emri yerine getirir.

Zaten her ne çekiyorsak, popülist siyaset anlayışından çekiyoruz.

Samsun limanını düşünelim.

Şehrin önünü açmak istesek, böyle bir limanı bugün yapmak için en az 2 milyar dolar harcama yapmak gerekir.

Samsun Limanı ‘’ben yaptım oldu'' anlayışının en belirgin örneği olarak gözümüzün önünde duruyorken, Azot ve Bakır fabrikalarını da, Çarşamba ovasının başladığı noktaya kurmuşuz.

Ekili arazilere yıllarca zarar verdi o iki tesis.

Azot ve bakır'ın bacalarından çıkan gazların ürünlerine zarar verdiği köylü vatandaşların açtıkları davalar sonucu milyonlarca lira tazminat ödeyen kamunun zararını, bu ülkenin vatandaşları olarak biz ödedik.

Biz ödemesine ödedik de, bu sayede çok sayıda avukata da servet kazandırdık.

O iki fabrikanın baca gazlarından çıkanları bile bile, yeni 19 Mayıs Stadını da gidip o iki tesisin dibinde yaptık.

Bu sezon sonunda Samsunspor Süper Lig'e çıkacak.

Kısmet olursa takımımız,  Avrupa kupalarında da oynayacak.

Yüksel Yıldırım onca parayı bu amaç uğruna harcıyor çünkü.

UEFA, ''bu stadyum baca gazlarından çıkan zehirlerin etkisinde'' derse ve maçların oynanmasına izin vermezse ne yaparız.

Dilerim olmaz öyle bir şey ama maçlara her gittiğimizde stadyumdaki koltuklardaki kiri gördüğümde, UEFA'nın böyle bir karar alabilecek olması, şimdiden uykularımı kaçırıyor.

Dereköy balıkçı barınağı da, bu ülkede ince kumla bezeli, bu ülkedeki ki sahilden biri olan Samsun sahilini yok ediyor.

Allah'ın bize bağışı olan bu güzelim sahilin yok olmasını ''Allah böyle istedi'' diyerek tevekkülle mi karşılayacağız.

Hayır ve şerrin Allah'tan geldiğine iman etmiş inananlarız elbette ama siz bunu sahil bandında ev yaptıranlara anlatabilir misiniz?

Yazık değil mi o insanlara.

Yazık değil mi milli servetin göz göre göre heba ediliyor olmasına.