Tarihini tam olarak hatırlamıyorum ama Tekkeköy ile Canik’in güneyinde, iki ilçeyi ayıran sınır hattındaki Çamalan Köyü’nde bir akademisyene maden arama ruhsatı verildiğini yazmıştım.
Çamalan, adı gibi çam ağaçlarıyla kaplı, Karadeniz’in saklı cennetlerinden biri.
Ama artık o cennet, siyanürle sınanacak.
Fatsa’da gördük. Maden sahası açılan yerlerde doğa sadece tahrip edilmiyor; geri dönüşü zor bir şekilde yok ediliyor. Aynı tablo şimdi Samsun için kapıda.
Üstelik mesele yalnızca Samsun da değil.
Yapılan araştırmalar, Giresun topraklarının yüzde 85’inin, Ordu’nun ise yüzde 75’inin maden sahası ilan edildiğini gösteriyor.
Bu oranlar doğruysa, ortada basit bir “arama faaliyeti” değil, doğrudan bir coğrafya değişimi var demektir.
Oysa Ordu ve Giresun, fındığın merkezidir. Türkiye, dünya fındık üretiminin yaklaşık yüzde 70’ini karşılıyor.
Bu üretimin neredeyse yarısı bu iki ilden geliyor.
Fındık sadece bir tarım ürünü değil; yaklaşık 2 milyar dolarlık geliriyle stratejik bir ekonomik değerdir.
Daha da önemlisi, bu ürün yaklaşık 450 bin ailenin doğrudan geçim kaynağıdır.
Tarım işçileri ve bu ekonomiden dolaylı beslenen kesimler de dahil edildiğinde, fındıktan geçinen nüfus 5 milyona yaklaşıyor.
Şimdi sorulması gereken soru basit:
Bu tabloya rağmen, bu kadar geniş alanı maden sahası ilan etmek ne anlama geliyor?
Cevabı da açık:
Fındıktan, tarımdan ve en önemlisi doğadan vazgeçmek.
Evet, maden gelirlerinden alınan devlet payı artırıldı.
Evet, kısa vadede hazineye daha fazla kaynak sağlanabilir.
Ama mesele şu:
Kısa vadeli gelir uğruna, uzun vadeli bir ekonomik ve ekolojik yıkımı göze almak ne kadar akılcı?
Siyanürle yapılan altın arama işlemi yalnızca toprağı kazmakla sınırlı kalmaz; suyu zehirler, tarımı bitirir, yaşamı sessizce tüketir.
Bir kez kirlenen toprağın, bir kez zehirlenen suyun geri dönüşü yoktur.
Bu yüzden mesele “maden mi, çevre mi?” tartışmasının çok ötesindedir.
Bu mesele, doğrudan bir tercih meselesidir:
Ya toprağı koruyacaksınız,
ya da o toprağın üstünde yaşayan milyonların geleceğini riske atacaksınız.
Karadeniz için çalan alarmı duymamak mümkün değil.
Ama asıl soru şu:
Bölgede çevreye duyarlı birkaç kişi dışında bu çığlığı duyan var mı?
