İsmail Başaran, Ferruh Çetin ve İsmet Hatipoğlu’ndan sonra, rahle-i tedrisinden geçtiğim üç şefimden biriydi.
“Rahle-i tedris”; birinin bilgisi, görgüsü ve terbiyesi altında eğitim almak, onun ilim ve irfanından faydalanmak anlamına gelen köklü bir deyimdir. Usta-çırak ilişkisi içinde ahlakın ve ilmin birlikte aktarıldığı, hocanın rol model olduğu geleneksel eğitim tarzını ifade eder.
Ferruh Çetin, önemli haberlere imza atmış bir gazeteciydi ama Dalgacı Mahmut misali, yaşamı çok da ciddiye almayan bir tavrı vardı rahmetlinin. İsmet Hatipoğlu ise Ferruh Çetin’in aksine son derece ciddi tavırları olan ve bu nedenle kendisinden çekindiğim bir gazeteci büyüğümdü.
Her birinden, kendi yaşamımı biçimlendirirken çıkardığım dersler oldu elbette. Ancak şimdi daha iyi anlıyorum ki, meslek yaşamımda kendime rol model olarak aldığım isim İsmail Başaran olmuştu.
Üç büyüğüm de Rahmet-i Rahman’a kavuştular. Mekânları cennet olsun.
Kaybından en çok etkilendiğim şef ise sanırım, üç yıl önce bugün toprağa verdiğimiz İsmail Başaran olmuştu.
Henüz Ferruh Çetin’in yanında meslek acemisiyken, 1977 yılının yaz aylarında, Türk Haberler Ajansı (THA)’nın Samsun Büro Şefi olarak atandığında tanımıştım şefimi.
Bir araya geldiğimizde fıkralar anlatır, şiirler okur, bizi eğlendirirdi.
İlk zamanlar “komik adam” diye düşünmüştüm.
Ve fakat…
Askerlik görevimi tamamladıktan sonra, 16 Eylül 1982 günü, Samsun Büro Şefi olduğu THA’nın Samsun bürosunda muhabir olarak işe başladığımda; anlattığı fıkralarla ve sık sık okuduğu Bekir Sıtkı Erdoğan’ın “Maria” şiiriyle bizi güldüren ve eğlendiren adamın, işine ne kadar titizlikle bağlı olduğunu gördüm.
Masasının arkasında, “Madde 1: Şef haklıdır. Madde 2: Şef her zaman haklıdır. Madde 3: Şefin haksız olduğu durumlarda dahi 1. ve 2. maddeler geçerlidir.” şeklinde, sanırım 18 maddelik “Şefin Kuralları” asılıydı.
Şef, biz çalışanlarına aslında şakayla karışık iş disiplinini anlatıyordu.
Bir haberi, “Olmamış, bir daha yaz” diyerek beş kez yazdırdığını hatırlarım.
Muhataplarından görüş alınmadan hiçbir haberin altına, sol anahtarı andıran o imzasını atmaz; haberi servise koymazdı.
Ona göre kamu yararı taşıyan her konu haberdir.
Haberlerde suça bulaşmış kişi; eş, dost ya da tanıdık olsa bile fark etmezdi. Haber doğrulanmışsa mutlaka servise girerdi. Bu konularda gelecek baskı ve tekliflere daima kapalıydı.
Sedat Simavi’nin mesleğimizin mottosu olan “Kalemini kır ama asla satma” ilkesine son derece bağlıydı.
Bizim de o ilkeye bağlı olmamızı öğütlerdi.
Nezih Demirkent gibi, İsmail Başaran da “Para kazanılır ama prestij asla” diyen gazetecilerdendi.
Şimdi daha iyi anlıyorum ki, rahle-i tedrisinden geçmiş biri olarak beni de o anlayışla yetiştirmeye özen göstermişti.
Bunun için midir bilmem; hiçbir vakit çok param olmadı. Para kazanmak amacıyla yazmadım. Yazdıklarımın vesile olduğu mesleğim sayesinde hak ettiğimle geçinmeye çalıştım daima.
Üç yıl önce kaybettim şefimi.
Onu çok özlüyorum
