Yaklaşık 40 yıl kadar önceydi.
O yıllarda çalıştığımız Güneş Gazetesinin Himaye-i Etfal Sokaktaki (Çocukları Korumak /Sokağımızın ismi de ilginç bir tesadüf olmuş) ofisimizde haberlerimizi hazırlarken duyduğumuz silah sesleri nedeniyle pencerelerden sokağa doğru baktığımızda sokak köpeklerinin, tüfekle ateş edilerek öldürüldüklerini görmüştüm. Bu vahşeti yapanlar o zamanki Samsun Belediyesinin görevlileriydi.
Kanımız donmuştu.
Geçen yıl 5199 sayılı Hayvanları Koruma Kanunu'nun kabul edilip yürürlüğe girdiği günlerde, Anadolu’nun bir şehrinde sokak hayvanları için yaptırılan bir barınakta, hayvanları korumak ve kollamak adına belediyeden maaş alan bir görevli kürekle vurarak bir köpeği öldürüyordu.
Görevlinin soğukkanlılıkla işlediği bu cinayeti televizyon ekranlarından izlerken de, 40 yıl önce gözümüzün önünde işlenen vahşet sırasında olduğu gibi yine kanımız donmuştu.
Kanımızı donduran son vahşet de, iki üç gün önce Samsun’un İlkadım ilçesindeki hayvan barınağı yakınlarında işlenmiş.
Bir çöp konteynerinde, dokuz sokak köpeğinin cansız bedenine rastlanmış.
Kelimeler boğazda düğümleniyor.
“Dokuz köpek” deyip geçiyoruz ya, sanki rakamdan ibaret. Oysa her biri can taşıyordu; ürperen, korkan, sevinen, acı çeken birer canlıydı.
Önce kurşunlanmışlar.
Sonra bir çöp gibi konteynere atılmışlar.
İlkadım Belediye Başkanı yapılanı “akıl dışı” diye nitelemiş.
Doğru, akıl dışı elbette.
Ama bu kelime, yaşananı tarif etmeye yetiyor mu?
Bu yapılan, akıl dışılıktan önce vicdansızlık. İnsanlıktan önce acımasızlıktır. Şehrin sokaklarında dolaşan bir cani veya canilerin soğukkanlı davranışlarıdır. Böyle bir vahşetin karşısında sadece “akıl dışı” demek, suya yazılmış bir cümledir. “Akıl dışı” demek, suçu akıldan çıkarıp şeytana, cinnete, deliliğe atmaktır. Oysa bu soğukkanlı, planlı, örgütlü bir vahşettir. Yapılan şey delilik değil, düpedüz vicdansızlıktır ve vicdansızlık da suçtur.
Belediye başkanı gibi seçilmişlerin yanı sıra, şehri yönetmekle görevli atanmış ve diğer yöneticisinden, bir insan olarak beklenen sadece tepki değil; kararlılık, öfke, caydırıcılıktır.
Çünkü bu olay sebepsiz bir “saldırganlık patlaması” değildir.
Bu, bir insanda var olması gereken en temel duygunun merhametin tamamen körelmiş olduğunun göstergesidir.
Bu şehri yönetenlerin çıkıp açıkça söylemesi gerekir:
Bir cinayeti tanımlarken kelimeleri hafifletirseniz, suç da hafifler.
Bir köpeğe tekme atıldığında çevrede kimse dönüp bakmıyor.
Bir yavru köpeğin araba altında can verdiğini görenler “acımadı herhalde” deyip yoluna devam edebiliyor.
Sosyal medyada hayvanlara eziyet videolarına gülüp geçenler var.
Sonra bir gün aynı şehirde dokuz köpeğin kurşunlanıp çöpe atıldığını duyuyoruz.
Bu tesadüf mü?
Değil.
Toplumun duyarsızlaştığı her yerde şiddet büyür, örgütlenir, cesaret bulur.
Bugün çöp konteynerine atılan köpekler…
Yarın bir mahallenin çocuğu, bir kadını, bir yaşlısı hedef olabilir.
Şiddet aynı merkezden beslenir.
Hedefi sadece değişir.
“Bu caniliği yapan aramızda dolaşacak mı, yoksa adalet bu kentin vicdanına nefes aldıracak mı?”
Samsun’da bir konteynere atılan köpekler değil sadece;
bir şehrin insanlığı, bir toplumun vicdanı, bir kentin güvenlik algısı da o çöpe atılmıştır.
Yetkililerin görevi, bunu yerden kaldırmaktır.
Son söz:
Samsun’un sokaklarında gezen köpekler bize emanet değil;
bizim insanlığımızın aynasıdır. O aynayı kıran, aslında bu şehre değil, hepimize saldırmıştır.
